8 Eylül 2013 Pazar

Edebiyat; Dünyanın En İhtiyar Adamı








Yazdı, balıkların yüzeye çıkma vaktiydi, Don Francisco Barriosnuevo sayısız yazdan beri oradaydı.
- Yılları yutuyor sanki, dedi komşu kadın, kaplumbağalardan bile yaşlıdır o.Komşu kadın bıçakla bir balığın pullarını kazıyordu; kara sinekler masanın üstünde ayaklarını birbirine sürtüyorlardı ve Don Francisco guayaba suyu içiyordu. Gustavo Tatis uzaklardan gelmişti ve Don Francisco'nun kulağına sorular soruyordu.
Dünya sessiz, hava sessizdi. Majagual Köyü'nde bataklıkların ortasında bir kır evi; geri kalan herkes siesta yapıyordu.Gustavo ona ilk aşkını sordu. Soruyu pek çok kez tekrar etmesi gerekti, ilk aşk, ilk aşk, İLK AŞK.İhtiyar elinin ayasıyla kulağını çevreleyip bağırıyordu:
- Nasıl? Nasıl dedin?
 Ve sonunda:

- Ah, evet.
Sallanan sandalyesinde salınarak kaşlarını çattı, gözlerini kapadı:
- İlk aşkım...
Gustavo bekledi.Belleği yolculuk ederken bekledi; bellek, işi bitmiş gemi, tökezliyordu, batıyor çıkıyordu. Bir yüzyıldan uzun sürecek bir deniz yolculuğuydu bu ve belleğin sularında çok fazla sis vardı. Don Francisco ilk seferini aramaya çıkmıştı, binlerce kırışıklıkla dolu boğum boğum yüzü kasılmıştı. Gustavo öbür tarafa baktı ve bekledi.
Sonunda Don Francisco neredeyse gizlice mırıldandı: İsabel.
Ve kamıştan bastonunu toprağa sapladı, bastonuna yaslanıp koltuğundan kalktı, bir horoz gibi doğruldu ve uludu:

- İsabeeeeeeeel!



Eduardo Galeano
Zamanın Ağızları
syf-30

7 Eylül 2013 Cumartesi

Klinik tarih






Uzaktan da olsa, onu her gördüğünde çarpıntı geldiğini söyledi.
Kaçamak da olsa, kendisine her baktığında tükürük bezlerinin kuruduğunu açıkladı.
Selamına karşılık vermek için bile olsa, kendisiyle her konuştuğunda ter bezlerinde aşırı salgılanma olduğunu kabul etti.
Yanlışlıkla da olsa, adamın ona her dokunuşunda, kan basıncındaki büyük artıştan müstarip olduğunu teslim etti.
Onun yüzünden başının döndüğünü, görüşünün bulanıklaştığını, dizlerinin titrediğini itiraf etti. Gündüzleri saçmalayıp durmayı bırakamdığını, geceleri uyuyamadığını....
- Çok uzun zaman oldu doktor, dedi, bir daha hiç böyle bir şey hissetmedim.
Doktor kaşlarını kaldırdı:
-Bir daha hiç böyle hissetmediniz mi?
Ve teşhisi koydu:
-Durumunuz ağır.




Eduardo Galeano
Zamanın Ağızları
syf-15

3 Eylül 2013 Salı

Tagore'un duası






Zihnin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu yerde;
Bilginin özgür olduğu yerde;
Dünyanın daracık iç duvarlarla kısım kısım ayrılmadığı yerde;
Sözcüklerin hakikatin derinliğinden doğduğu yerde;
Yorulmak bilmeyen çabanın kollarını yetkinliğe doğru uzattığı yerde;
Aklın berrak akışının, ölü alışkanlıkların yavan kum çöllerine doğru yolunu şaşırmadığı yerde;

Ve zihnin senin tarafından, sürekli genişleyen düşünce ve eyleme doğru yönlendirildiği yerde;
-İşte o özgürlük cennetine, Tanrım, sen benim ülkemi uyandır.

Senden duam budur, sahibim - vur, vur kalbimdeki çoraklığın köküne!
Güç ver bana, sevinçlerime ve hüzünlerime kolaylıkla katlanayım.
Güç ver bana, ibadette semereli olsun sevgim.
Güç ver bana, kibirli kudretin önünde diz çökmeyeyim veya düşkünü asla reddetmeyeyim.
Güç ver bana, fikrimi günlük hayhuyun üzerinde tutayım.
Ve bana güç ver - tüm gücümü senin iradene aşkla bırakayım.



Rabindranath Tagore
Gitanjali
syf- 51/52

2 Eylül 2013 Pazartesi

Türkçe ibadet! Amaç "Herkes Kur'an'ı anlasın" mı?

   




     Dinen asrileşmek tabiriyle aslında dinen protestanlaşmak kastedilmektedir. Çünkü  ibadetleri Türkçeleştirme  ve/veya anadilini mabedlere sokma projesinin bizatihi kendisi, - muhtelif  vesilelerle açıkça dile getirildiği üzere-  Batı'daki reformasyon çabalarının kötü bir taklidinden ibarettir.Martin Luther İncil'i Almanca'ya çevirmiş, ibadetlerin Almanca yapılmasını sağlamış, ruhban sınıfının imtiyazını kaldırmış ve kiliseleri modernleştirmişti; böylelikle Alman dili ve edebiyatı güçlenmiş, ruhban sınıfına rakip olarak çıkan aydın sınıfı halkı yönlendirmeye başlamış, neticede modern bir Alman ulusu meydana gelmişti. Şayet Kur'an Türkçe'ye çevrilir, hutbeler Türkçe verilir, namazlar Türkçe kılınırsa ve bununla yetinilmeyip protestan kiliseleri örneği izlenmek suretiyle camiler modernleştirilirse, dinin millileşmesi mümkün olabilecek, Batı normlarına uygun çağdaş bir Türk Dini vücuda getirilebilecekti.
     
        Bu bakımdan dinin anlaşılması, dini metinlerin halkın anlayabileceği bir lisanla yazılması, milli dilde ibadet edilmesi gibi parlak sözlerin ardında saklı duran en temel saik, dinin  yeni yorumlara müsait hale getirilmesi ve geleneksel dini  tasavvurâtın tasfiye edilmek istenmesiydi. "Herkes Kur'an'ı anlasın ve ibadetlerini anlayabileceği şekilde ifa etsin" demek, bir adım sonra "Herkes Kur'an'ı anlayabilir" demeyi mümkün kılacak ve tabii ki bu durumda da "Herkes Kur'an'ı dilediği gibi anlayabilir" iddiasında bulunmak kolaylaşacaktı. Nitekim bugünkü gelişmeler nazar-ı itibara alındığında gelinen nokta şudur: Kur'an çevirileri yoluyla herkes Kur'an'ı  anladığını düşünmekte ve anlayabildiğine inanan  herkes de Kur'an'ı dilediği  gibi yorumlama hakkını pekala kendisinde görebilmektedir.


Dücane Cündioğlu
Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e din ve siyaset
syf-100

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Gogol'un izinde: Kitaplar böyle bir paragrafla karşılaşmak için okunmaz mı?









       Kendisinin bir kahraman olmadığı, erdemli ve mükemmel bir insan olmadığı belli. Peki, neyin nesi? Bir alçak mı? Alçak? İyi ama ille de böyle sert mi olmalı insanlara karşı yargılarımız? Hem bilinmiyor mu ki bizde artık alçaklar falan yok, yalnızca iyi niyetli, sevimli insanlar var; herkesin içinde aşağılanan, yüzlerine tükürülen insanlar bile iki üçten fazla değildir, ki şimdi artık onlar bile erdemden söz eder oldular. Galiba en doğrusu ona "efendi" ya da "sahip" demek.Çünkü bütün suç sahiplenmede.Temiz bulunmayan işler hep sahip olma arzusundan kaynaklanıyor.Öte yandan böyle bir kişiliğin itici bir yanının olduğu da doğru. Hayatın içinde böyle biriyle karşılaşan okur, onunla tuz ekmek paylaşır, hatta hoşça zaman bile geçirir; ama aynı tip, bir romanın kahramanı olarak bir kitapta karşısına çıktığında ona yan gözle ve kuşkuyla bakar. Aklı başında bir insan kimseden nefret etmez, bunun yerine karşısındakini dikkatle inceler, tüm varlığını derinlemesine kavramaya çalışır. İnsanda her şey öyle büyük bir hızla değişir, dönüşür ki ne olduğunu anlamadan bir bakar, karşı konulmaz biçimde bütün yaşam özsuyunu emen bir kurt büyüyüvermiş içinde. Ve pek çok kez yalnızca büyük tutkular değil, değersiz, önemsiz şeylere karşı duyulan istekler bile, büyük utkular için doğmuş bir insanda büyüyüp dal budak salarak ona en yüce ,en kutsal yükümlülüklerini unutturacak bir güce ulaşabilir. Denizde kum, insanoğlunda tutku! Üstelik hiçbiri birbirine benzemez! İyisi kötüsü, sıradanı soylusu, başlangıçta hepsi insana boyun eğer gibidir, ama sonra zorbaca ona boyun eğdirir, onun hâkimi olurlar.Bunca tutkudan kendine en iyilerini seçebilmiş olanlara ne mutlu! Esenliği, gönenci her an daha da büyüyen ve ruhlarının engin cennetinin derinliklerinde yaşayan insanlardır bunlar. Ama öyle tutkular vardır ki insan onları kendisi seçmez. Doğarken onlarla doğar ve onlardan kurtulma gücüne sahip değildir. Üstün birtakım güçlerin yönettiği bu tutkular ölene dek insana rahat yüzü göstermez. İster karanlıklara bürünmüş olarak , isterse dünyaya sevinçler getiren  göz kamaştırıcı bir ışık şeklinde görünsünler, her iki durumda da insanın mahiyetini bilemediği esenlikli bir yaşam alanı gerçekleştirmek için vardırlar.



Nikolay Vasilyeviç Gogol
Ölü Canlar
 syf -295-296

29 Ağustos 2013 Perşembe

Mükemmelin izinde: Bir Şair, Bir Şiir; Edip CANSEVER : Gelmiş Bulundum



Ben mişim -neymiş?- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke, adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Fotoğraflar: Dünyanın En Hüzünlü Gözleri ve Bombanın Babası







New jersey, Princeton, Mayıs 1947.
Fotoğrafçı Philippe Halsman ona sorar;
- Siz barışın sağlanacağına inanıyor musunuz?
Ve makinenin deklanşöründen klik sesi geldiği sırada Albert Einstein şöyle der ya da mırıldanır:
-Hayır
Birçok insan Einstein'ın Nobel ödülünü Görelilik Kuramı'yla aldığını, o meşhur cümleyi, "her şey görelidir," söylediğini ve atom bombasının mucidi olduğunu sanır.
   
    Oysaki gerçek, Nobel'in ona Görelilik Kuramı nedeniyle verilmediği ve o cümleyi hiçbir zaman söylemediğidir. O keşfettiklerini hiç keşfetmemiş olsaydı, Hiroşima ve Nagazaki gibi şeylerin yaşanması  belki mümkün olmazdı ama netice itibarıyla bombayı icat eden o değildir.
    Ve o çok iyi biliyordu ki, yaşamı güzelleştirmek için doğmuş olan buluşları o yaşamı yok etmekte kullanılmıştı.


 Robert  Oppenheimer


İlk atom bombası New Mexico Çölü'nde denendi. Gökyüzü alev aldı ve deneyleri yönetmiş olan Robert Oppenheimer iyi bir iş başarmış olmaktan ötürü gurur duydu.
    Ama Hiroşima ve Nagazaki'deki patlamalardan üç ay sonra Başkan Truman'a şöyle dedi.
-Ellerimin kana bulandığını hissediyorum.
Bunun üzerine Truman, Dışişleri Bakanı'na şöyle dedi:
-Bu orospu çocuğunu bir daha ofisimde görmek istemiyorum.

   Harry S. Truman





Eduardo Galeano - Aynalar