16 Ekim 2013 Çarşamba

Okyanusun derin sularında yüzen kelimeler



Raskolnikov uzaklaşırken düşünüyordu: "Nerede okumuştum?..Ölüm cezasına çarptırılmış biri sehpaya çıkmadan bir saat önce şöyle söylüyor ya da düşünüyordu: 'Yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde ancak iki ayağımı koyabileceğim kadar daracık bir yerde yaşayacak olsaydım, dört bir yanım uçurumlarla, okyanuslarla çevrili olsaydı, fırtınalar, zifiri karanlık olsaydı her yanım, kimsecikler olmasaydı yanımda, o daracık yerde öylece bir ömür, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamak isterdim! Yaşayabilsem, yalnızca yaşayabilsem, yaşayabilsem! Nasıl olursa olsun, yaşasam!...' Ne yaman bir gerçek! Tanrım, ne yüce bir gerçek bu! Ne alçak bir yaratık şu insanoğlu!

Fyodor Dostoyevski 
Suç ve Ceza



                                                                                                                   

Beni kuru bir ağaç kavuğunda yaşamaya zorlasalardı da gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim, diyordum. Buracıkta, nasıl avukatımın o acayip boyunbağını gözlüyor ve bir başka dünyada Marie'nin gövdesini kavrayıp sıkmak için cumartesilere kadar sabırla bekliyorsam, orada da, kuşların geçişini, bulutların karşılaşmalarını beklerdim herhalde. Oysa kuru bir ağaç kovuğunda değildim.Benden daha bahtsızlar da vardı. Zaten anacığım da böyle düşünür ve sık sık, "İnsan eninde sonunda her şeye alışır,"der dururdu.

Albert Camus
Yabancı

13 Ekim 2013 Pazar

KAFKA : EĞER KATİL DEĞİLSENİZ, BENİ ÖLDÜRÜN.






Dünyanın ilk can pazarını haber veren davulların sesi giderek yaklaşırken, Franz Kafka Metamorfoz(Dönüşüm) adlı romanını yazdı.Ve kısa bir süre sonra, başlayan savaşla birlikte Dava doğdu. Bunlar iki kolektif kabustur: Bir adam kocaman bir bokböceğine dönüşmüş olarak doğar ve en sonunda bir süpürgeyle süpürülene kadar bunun nedenini anlayamaz; ve tutuklanan, suçlanan, yargılanan ve mahkum edilen başka bir adam en sonunda cellatlar tarafından hançerlenene kadar bütün bunların nedenini anlayamaz. Bir biçimde bu hikayeler, bu eserler savaş makinesinin tıkır tıkır işleyişinin haberini veren gazete sayfalarında her gün devam ediyorlardı. Ateşli gözlerin hayaleti, bedensiz bir gölge olan yazar ıstırabın en son sınırından yazıyordu. Çok az şey yayınladı, neredeyse hiç kimse onu okumadı. Yaşadığı gibi sessizce gitti.Acı içinde can çekişirken sadece doktordan bir şey istemek için konuştu: EĞER KATİL DEĞİLSENİZ, BENİ ÖLDÜRÜN.

Eduardo Galeano
Aynalar

3 Ekim 2013 Perşembe

Belki de aşk bir yorgunluktu






...Birdenbire gururu silkindi.İçinin bir köşesinde, babasının bir gözü onun bütün ruh hallerini seyrediyordu.Gerçekten seyretseydi, ona belki "deli ol, âşık olma" diyecekti." Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik var olmuş bir zekanın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekanın var olmamağa devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsa mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok." Ferit için de, şimdi, aşkı aptallığa benzeten şeylerden biri, bütün şahsiyetin yutuluşu ve sevgilinin hayali içinde, zevksiz bir santimantalizme  doğru yuvarlanışıdır.Fakat bu hayal, işte Selma'nın gözleri, tuhaf şey, tıpkı deminki gibi, donuk ve canlı, hep öyle misin? Bu sualde bir "değiş" emri gizli. Benim kendisine doğru hamlemden o anımın bütün zaafını sezen bir mahlukun bu fırsattan, benim iç istihalelerimin kumandanı olmaya kadar gidecek derecede faydalanmaya kalkması vakıasını nasıl görmüyorum? Şimdi nasıl yakaladım! Ruhumun inkılâpçısı olmak sevdasına düştü. Ve ben, yok olmaya hazır bütün şahsiyetimle onun gözlerinde erimeyi benzersiz bir haz gibi duyacak kadar kendimden geçtim. Ona bu sualinin hesabını soracağım yerde, gözlerindeki ebediliğin kasidesini ona, müstebitin kendisine okumak arzusuna düştüm. Babam daima haklıdır. Peşimden gelen köpeğin mevcut olmadığını söylediği zaman da, bu dünyada istihzamızdan kurtulmaya lâyık hiçbir şey olmadığını söylediği zaman da, aşkın bir ahmaklık olduğunu söylediği zaman da haklıdır. Öyleyse şunu da söyle baba, ne yapmalıyım? Bir kahkaha atmalısın, oğlum. Bir kahkahanın halletmediği hiçbir mesele yoktur. Gözünü oyarlarken bile bir kahkaha at, acı duymazsın. Gül ve geç. Fakat gülemiyorum, baba. Sen iki kız kaybettin, bütün servetini kaybettin, şimdi neredesin, bilmiyorum. Sağsan, gülebiliyor musun? Daima, daima, Ferit, gülebiliyorum. Nilüfer'i ve seni kaybedersem de güleceğim.Yoksa ben hepinizden evvel kaybolurdum. Az mı üzdünüz ve harap ettiniz beni? Ateşin var oğlum, hastasın, kahkahadan başka ilacın yoktur, sen de gül, Ferit, oğlum, sen de gül.
Fakat Ferit ağlamak istiyordu. Elini başına koydu. Evet, ateşim var. Gözlerini yumdu. Alnında Selma'nın avucunu ve nemli saçlarının arasında onun parmaklarını düşünüyordu. Aşk kadar hastalığa - belki yakın, belki de ruhtaki muadili olduğu için- yakışan ihtiras yoktu. Başını Selma'nın göğsüne koydu. Ve başının orada eridiğini ve Selma'nın teninden içine sızarak ona karıştığını tahayyül etti. Selma'da kaybolmak ve Selma olmak hayalinin tadı, belki  de şimdiki yorgunluğunun ancak ölümde dinlenecek kadar fazla olmasının verdiği bir tenasüh özleyişinden başka bir şey değildi. Belki de aşk bir yorgunluktu...

Peyami Safa
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu
syf-131-132


21 Eylül 2013 Cumartesi

Anlarlar mı?



Yalnızlardan söz etmemiz insanlardan fazla anlayış beklememizdir. İnsanlar, neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır, anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan, tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnızca. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın, onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar, patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlardır. Narinliği ve çocuk oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde, yetişkinlerin inadına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler ve uzun gençliği sürekli bir takip altında geçmiştir. Güçten kesilmeyip de ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar, çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını. Ve o, bunlara kulak asmadı mı biraz daha ortaya çıkmışlar, yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır. Ve yıllanmış iç güdülerinde haklıydılar gerçekten: O, gerçekten düşmanlarıydı çünkü.



Rainer Maria Rilke 

Malte Laurids Brigge'nin Notları
syf-146

18 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Şair, Bir Şiir (2)



ORANDA
                                      
Yüzümde hüzünden gölgeler varsa,
O hüzün yüzündendir olsa olsa.
Bilmiyorum, bu yaşamın çoğu yaşanmamışsa,
Yaşanmadığı okunur, şimdi, daldımsa.
Özledikçe yalnız durup-susup baktımsa,
Sorulacakken nedeni nasıl sormadımsa.
Geldiğini umudumda umudla umdumsa,
Geleceğini görüyor-biliyordum, anlattımsa.
O geçip gitti ora'sına, ben görmedim, baktıysa.
Derim ki şimdi, bir daha gelse de, sorsa.
Sözümle, yüzümle, gözümle dedim, duysa.
Bense buramda onu bekledim oysa.
Yüzümde hüzünden gölgeler kaldıysa,
İçimde örülen duvardan düşmüştür, çatladıysa.


Özdemir Asaf

10 Eylül 2013 Salı

Ama ben söylemek istediğimin bu olduğunu bilmiyordum ki!

                                                       MEKTUP

     Bir yabancı yanına yaklaştığında Enrique Buenaventura, Cali'de bir meyhanede rom içiyordu. Adam kendini tanıttı, duvarcılık yapıyordu, cüretimi maruz görün, rahatsızlık verdiğim için özür dilerim.
-Benim için bir mektup yazmanıza ihtiyacım var. Bir aşk mektubu.
-Ben mi?
-Bana sizin yapabileceğinizi söylediler.
Enrique bir uzman değildi, ama göğsü kabardı:
Yazabildiğimi biliyorum. Ama böyle bir mektup... Emin değilim.
-Peki bu mektup kime?
-Mmm...  ona.
-Peki ona ne söylemek istiyorsunuz?
-Bilsem sizden istemezdim.
Enrique kafasını kaşıdı.
Eseri o gece ellerindeydi.
Ertesi gün duvarcı mektubu okudu:
-İşte bu, dedi ve gözleri parladı, buydu işte. Ama ben söylemek istediğimin bu olduğunu bilmiyordum ki.


Eduardo Galeano
Zamanın Ağızları
syf : 128



"Sesim Ağrıyor"



                                     
                                                     Kelime Hırsızları
    Zamanımızın sözlüğüne göre, artık hisseler kıssadan değil, borsadan alınıyor ve en iyileri, borsada en çok kazananlar; borsa da değer krizlerinin gerçekleştiği sahne.
    Pazar artık birilerinin  meyve ya da sebze sattığı  o karmaşık yer değil. Şimdi pazar, sonsuz olduğunu söyleyen, bizi gözetleyip cezalandıran, yüzü olmayan, korku salan bir efendi.Yorumcuları haber veriyor:Pazar tedirgin ve uyarıyorlar: Pazarı öfkelendirmemek lazım.
    Uluslararası toplum büyük bankerlerin ve savaş şeflerinin adı. Onların yardım planları kendi  boğdukları ülkelere kurşun geçirmez yelekler satıyor, barış görevlileriyse ölüleri barıştırıyor.
    Birleşik Devletler'de Saldırı Bakanlığı'naSavunma Bakanlığı deniyor ve dünyaya yağdırılan füze yağmurlarına insani amaçlı bombardıman diyorlar.
    Bir duvarda birinin herkese yazdığını okuyorum: "Sesim Ağrıyor."



Eduardo Galeano
Zamanın Ağızları
syf : 254