23 Eylül 2015 Çarşamba

Hiç yorulmadan mı ölellim?





Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne kadar boş bir kâğıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceradan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra, Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım.


Oğuz Atay
Tutunamayanlar
Syf. - 580
İletişim Yayınları

Ne yapmalı?





       Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? En basit sorunların çözümünde bile bocalayan bu sözde devrimci gölgeyi, hiç düzeltmeden, biraz olsun çekidüzen vermeden, amaç edindiğimiz ülküleri gerçekleştirmek için hemen kavganın ortasına atıverelim mi? Kendini yönetmeyi beceremeyen kişileri, toplumları yönetmek, onlara yeni yollar göstermek için hemen başa geçirelim mi? Yoksa, toplu eylemlerde kütlelerin başına bela olan zayıf kişilikleri önce sert ve sıkı bir sınavdan mı geçirmeli?
       Ben kendimi yeterli görmüyorum. Ne için yeterli? Her şey için. Topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığımı seziyorum. Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim.Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez...


Oğuz Atay
Tutunamayanlar
Syf. -93-94
İletişim Yayınları

17 Haziran 2015 Çarşamba

Aşk'a Dair


Bir sevdalının genç bir omuzda soluğunun kesilişi gibi ağzının tadını bilen bir kişinin en sevdiği yemek karşısında zevkle ağladığına tanık olmadıkça, aşkın yalnızca bedensel bir zevk olarak sınıflandırılmasını kabul edemeyeceğim -yalnızca bedensel bir zevk varsa tabii. Tüm oyunlarımız içinde yalnızca aşk oyunu ruhumuza huzursuzluk verir; yalnızca bu oyunda oyuncu, bedenini çılgınlığa teslim eder. Mantığı bir yana itmek bir ayyaş için olasıdır ama, mantığın yöntemini sürdüren bir âşık, Tanrısını sonuna kadar izleyemez. Hiçbir eylemde perhiz ya da aşırılık yalnızca tek kişiyi ilgilendirmez, aşk dışında; doyuma doğru atılan her adım bizi ötekiyle bir araya getirir; seçimimizin istekleri karşısında köleleşiriz.


Marguerite Yourcenar
Hadrianus'un Anıları
Syf.-17
Helikopter Yayınları

AŞK!


İnsanlarla aramızdaki ilişkilerin en sıradanı, en yüzeyseli bile isteğimizi perçinlemeye, iştahımızı kabartmaya yeterlidir. Bu temas, ısrarla çoğalıp, sevilen mahlukun etrafını sardıkça, karşımızdaki bedenin her bir zerresi, bir yüzün çizgileri gibi bizi çılgına çeviren anlamlarla yüklendikçe, baş başa kaldığımızda bize sadece rahatsızlık, zevk ya da sıkıntı veren insan bizi bir müzik gibi heyecanlandırıp çözümsüz bir sorun gibi kafamızı kurcalamaya başladıkça, dünyamızın sınırından merkezine doğru yol aldıkça ve en sonunda bize, kendimiz kadar hatta kendimizden daha çok vazgeçilmez gelmeye başlayınca, o inanılmaz ve şaşırtıcı şey gerçekleşmiş olur. Bence bu basit bir ten oyunundan çok, ruhun teni sarması ve fethetmesidir.


Marguerite Yourcenar
Hadrianus'un Anıları
Syf.-19
Helikopter Yayınları

Kitaplarda aranan hakikat!





Ama kitapların en içtenleri bile yalan söyler. Hayatı çepeçevre kavrayacak sözcük ve deyimlerin kısırlığı yüzünden, hayattan acemi olan kitaplarda, gerçeğin zayıf ve düz bir benzeri bulunur. Lucanus gibiler, hayata, yapısında bulunmayan bir ciddiyet, ağırbaşlılık ve meziyetler yüklerler; Petronius benzeri ötekiler, tam karşıtı, hayatı olduğundan daha hafife alarak, ağırlığı olmayan bir evrende oradan buraya kolayca zıplatılan içi boş bir topa benzetirler. Şairler bizi çok fazla hırsı ve hoşluğu olan, güzel, geniş bir evrene sürüklerler ama, bu evren bizimkinden öylesine farklıdır ki yerleşmemiz olanakdışıdır. Gerçeği arı olarak inceleme yanlısı düşünürler ise, hayatı bir yangının ya da havanın maddeyi dönüştürdüğü biçimde dönüştürürler; indirgedikleri küller ya da billurlar arasında bildik bir kişi ya da gerçeğin bir nebzesine rastlayamayız. Geçmişi anlatmak için tarihçilerin önümüze sürdükleri kusursuz düzende, neden ve sonuç dizisi öylesine kesin, öylesine açıktır ki bir gerçeği tümüyle yansıtamazlar; maddenin direnci yokmuşçasına ölüyü yeniden biçimlerler. Plutarkhos'un bile İskender'in niteliklerini kapabileceğine inanmıyorum. Masalcılar ve erotik öykü uyduranlar, ancak sinekler için çekiciliği olan et parçalarını satan kasaplardır. Kitapsız bir dünyada mutlu olamam ama, tümünü kapsamadığı için hakikat kitaplarda bulunamaz.

Marguerite Yourcenar
Hadrianus'un Anıları
Syf.- 26
Helikopter Yayınları

9 Mayıs 2015 Cumartesi

"Yarabbim, bu kadar mı yalnızız, bu kadar mı düşüyoruz?"



    Her yaz, dünyanın başka başka yerlerinden kopup, bir şeyleri kopararak, koparmaktan sevinç duyarak gelip, burada buluşan bunca insan... Ev sahipliği edecek olanlara hem şirin görünmek, hem saygı duymamak gibi bir tuhaflığı başarı ile yürüten, görmek istediği kadar - belki ondan da çok- kullanmak, tüketmek, atıp unutmak isteyen bunca insan...
    Denize, anasına döner gibi döner gelirken, bildigi bir kucağın sevecenligini bir daha bulmağa hazırlanırken, öteden beri tanıdığı bir bağışlayıcılığa, arındırıcılığa doğru yola çıkarken, insan, yanına bir şey daha alıyor: Bilmediği ama hep aradığı, aramış durmuş olduğu bir şeyi (bir şeyleri) bulmanın umudunu... Anlamsız kılınacak, kılınmağa hazır bir mutluluğu belki... Hak etmek icin kimsenin pek bir şey yapmayacağı, yapmamış olacağı, piyangodan çıkar gibi gelip onu (başkasını değil, onu) bulacak bir mutluluğu... Yarabbim, bu kadar mı yalnızız, bu kadar mı düşüyoruz?
   Herkes herkese yabancı.Ya da, hemen hemen öyle. Başka yerlerden tanışanlar da biribirini burada bambaşka bir kılıkta görebiliyor.Görmek istiyor, görmeğe çalışıyor; böyle de denebilir belki...Yabancılık katlanıp duruyor bakışlarda.Gelenler buralılara, buralılar gelenlere, gelenler gelenlere, durmadan, tartarak bakıyor. Kimi kimini buluyor. Arada bir. Ötekiler ise... Değişik bir yaşama biçimi yarattık elbirliğiyle. Ama düşlediğimiz bir yaşama biçimini gerçekleştirdiğimiz de söylenebilir, bu durumda. Söylenebileceğine göre de...

Bilge Karasu
Narla İncire Gazel
Syf.-88-89
Metis

"Her tümce, yaşamla birlikte biter."




Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda. Ama bunun farkına varmak da uzun süreler geçmesini gerektirir: Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Ard arda yaşanmış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerin süreleri..
     Hepimize bir kurtuluş, bir özgürlük, gerçekleşecek bir düş gibi görünmüş yazlıklar,yaz ayları, dinlenceler, izinler (adı üstünde!) zamanla bir törene dönüşür, önce sıkıcı, sonra yorucu, sonra...
     Her tümce, yaşamla birlikte biter.

Bilge Karasu
Narla İncire Gazel
Syf. - 63-64
Metis