28 Kasım 2014 Cuma
"Mutlu olmak kendi kendine yeter olmak demektir"
Bir insanın olabileceği ya da başarabileceği en iyi ve en büyük şeyin kaynağı insanın kendisidir. Bu ne kadar böyle ise- bir insan hazlarının kaynaklarını ne kadar kendisinde buluyorsa o kadar mutlu olacaktır. Dolayısıyla büyük bir hakikatle Aristotales"mutlu olmak kendi kendine yeter olmak demektir." der. Çünki mutluluğun diğer bütün kaynakları doğaları bakımından en güvenilmez, kuşkulu, sallantılı, kısa ömürlü ve şansın elinde oyuncaktırlar; ve hatta en uygun koşullar altında bile kolaylıkla tükenebilirler; o kadar ki bu kaçınılmazdır, çünki her zaman insanın erişim alanı içinde değillerdir. Ve yaşlılıkta mutluluğun sözü edilen bu kaynakları kaçınılmaz olarak kurur: -aşk bizi o zaman terk eder, ve nükte, seyhat arzusu, atlardan hoşlanma, toplumsal münasebetlere eğilim, dostlar ve akrabalar da ölümle elimizden alınır. O vakit bir insan her zamankinden daha fazla, kendisinde sahip olduğu şeye bağımlı hale gelir; çünki ona en uzun bağlı kalacak, onu terk etmeyecek olan budur; ve hayatın herhangi bir döneminde mutluluğun tek hakiki ve uzun ömürlü kaynağıdır.
Arthur Schopenhauer
Okumak Yazmak ve Yaşamak üzerine
syf.-52
Şule Yayınları
16 Kasım 2014 Pazar
"Sabır yanmamak değildir."
FERHAD BEY: Baba!
HANCI: Oğlum
FERHAD BEY: Ne yapmak lazım?
HANCI: Sabretmek, sabretmek. Elimizden başka bir şey gelmez.
FERHAD BEY: Nasıl sabredilir? Öğretir misin?
HANCI: Oğlum! Nasıl sabredildiğini bilmez misin? Herkes nasıl sabrediyor?
FERHAD BEY: Unutarak mı, adam sen de ne olursa olsun diyerek mi, yoksa yaralı bir ciğerde, etrafı keseyle çevrili bir kurşun parçası gibi bu ağırlığı içimizde taşıyarak mı, nasıl?
HANCI: Hiç unutmak, aldırmamak olur mu? Sabır, çekilen şeyi duymamak değil, ona dayanmayı bilmektir. Acı ne kadar büyükse sabır da o kadar büyüktür.
Necip Fazıl Kısakürek
Tohum
Syf.-38
Büyük Doğu Yayınları
20 Ekim 2014 Pazartesi
Yok Gibi Yaşamak
Boğuk bir bakışın oluyor senin
Bir girdap derinliğinde kayboluyor gibiyim
Yok gibi yaşamak bu kalkıp kurtulmak gibi kalabalıktan
Durma bana türkü söyle anadolu olsun
Susuz dudak gibi çatlak olsun
Karanfil gibi olsun kara çiçek gibi solgun yüzün
Durmadan akıyor kalbim ayaklarına bana karanlık bakma
Ağıyorum bir karanlık karayel saçlarına
Çekme ülkemden nar yangını gözlerini
Beni bu kentten kurtar beni yalnız ko git beni
Arıyorum arıyorum o ilk çağ ırmaklarında sedef ellerini
Susmam seni ürkütmesin içimde çağlar var bilmelisin
Katı bir yalnızlık bu bilmelisin
Kaçmam kendimi bulmam ben senden yoksunum iyi bilmelisin.
Şu yalnızlık çıkmazında önümde niye sen varsın
Niye her şey bir anda kayıyor sen kayıyorsun
Kalbim niçin bu kadar yabancı sen niye yoksun
Birsam yüklü geceleri içimden atamıyorum
Niye bunları bir anda unutamıyorum
Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım.
MARAŞ. 1959
Erdem Bayazıt
Şiirler
Syf.-60-61
İz Yayıncılık
"Ben onlardan da çok içerdim!"
Yıl 1982 idi sanırım; Fethi Naci “Kötü birer sarhoş oldular” dedi bana. Bunu bana, ben İsmet Özel’e, 1974 sonrasında kafa çekmeyen kişiye söyledi. Bahsettiği insanlar Turgut Uyar ve Edip Cansever’di. Bu sözler karşısında Fethi Naci’nin yüzümü bu şairlere buruşturacağımı zannettiği ihtimaldir. Oysa Fethi Naci’nin hiç tahmin etmediği şey oldu. Ben bilakis, gözlerimi parlatarak: "Ne olmuş?" diye sordum, ve sözlerime ‘Eğer namaz kılmıyor olsa idim’ diyerek devam ettim, "Ben onlardan daha çok içerdim." Namaz kılmadığı halde sarhoş gezmeyen adam acınacak, istiskal edilecek ve küçümsenecek birisidir. Evet, öyledir ve devlet bunu kast-ı mahsusla bilmek istemez. Devlet ne ister? Bütün tebanın düğmelerine basılarak idare edilen oyuncaklar olmasını.
İsmet Özel
Desem Öldürürler Demesem Öldüm
Syf.-124
Tiyo
"Yaşamak umrumdaydı"
Sevdiğim kız,; ama beni sevmeyip, yüzüme karşı "Ben hep ne yapacaksam, bunu İsmet'le en iyi şekilde yapacağımı düşünmüşümdür" deyip de beni ebediyyen tavlayan kız, o günlerin birinde "Yayınla şu şiiri artık," demişti, "yoksa vakti geçecek." Ben de ona, "bir şiirin yayınlanma vakti geçecekse, hiç yazılmasın o şiir" diye cevap vermiştim.Yaşamak umrumdaydı. Cevabımın nre onu, ne de bir başkasını tesir altında bırakmadığını fark ettiğim derecede yaşayabildim. Fark edilmek elbette istiyordum. Aksi takdirde şiirle uğraşmamın ne manası vardı?
İsmet Özel
Desem Öldürürler Demesem Öldüm
Syf.-132
Tiyo
3 Ekim 2014 Cuma
Ne bıraktın kurban taşına?

[...]
O zaman soluna döndü Adem. Habil’e, sen,dedi, ne bıraktın kurban taşına?
Habil de kendisini tanımlayarak başladı:
Ben, dedi, hayvancılıkla uğraşırım. Toprağın hiçbir yeri bana ait değildir. Gezer göçerim. Kök salmam. Çünkü hiçbir yere ait değilim. Bilirim ki kalıcı değil geçiciyim, sahip değil misafirim. Sabit değil iğretiyim. En güzelini seçtim koyunlarımın. Gözleri en kara, tüyleri en parlak beyaz, sırtı en kınalı olanı. Bana en içli bakanı, en alışık olanı. En sevdiğimi anlayacağın, hüznü içimi en çok oyacak olanı. Onu götürürken içim acıdı. Görmemek için gözlerinin üzerinden siyah bir bağ geçirdim. Elimden gelse kendi gözlerimi de bağlayacaktım. Ama bildim ki canım acımazsa kurban, kurban olmazdı. Onu kurban taşının üzerine öyle bıraktım.
Bu kadar mı, dedi Adem. Yok, dedi Habil, dahası var.
Beyaz tüylü,kara gözlü koyunumu adak taşına sadece koyun olarak koymadım. Her bir şeyin karşılığı, inancımın ve korkumun ölçeğiydi o. Varlıklarımın cümlesi. Onun yerine adak taşına önce bütün bir sürüyü koydum. Yetmedi. Sevdiğim ne varsa, sevebileceğim ne varsa hepsini koydum. Seni koydum ey baba, içim yandı. Annemi koydum, içim daha çok yandı. Ama vazgeçmedim. Sevgilerin yekunu Sidre’yi koydum. Sidre’yi koyunca zaten geriye ben bile kalmıyordum. Veremeyeceğim ne varsa teker teker değil hepsini birden koydum. En son da güzel gözlü koyunumun yerine adak taşına kendi başımı koydum. Koyacak başka bir şeyim olsa onu da koyacaktım. Ama yoktu, daha fazlasını bulamadım. Öyle ağırdı ki feda ettiklerimin toplamı, kendimi bir tüy gibi hafif hissettim. Yüklerimin tümünü üzerimden attım devirdim. Bütün bir dünya ağırlığını gölge gibi hissettim.
Nazan Bekiroğlu
Lâ Sonsuzluk Hecesi
Syf-293-294
Timaş Yayınları
25 Eylül 2014 Perşembe
Hayatın Uçurumlarıdır Yalnızlıklar
I /
Gül yaprağı gibi düşer kimi kez
dal uykularının yüzüne gün ışığı
Kuş cıvıltıları sarar bütün dünyayı
ve bir sevinç dolar yüreğine apansız
Uzanıp bütün pencereleri açmak
merhaba demek ister güneşe
- merhaba yaşamak
- merhaba dünya
- merhaba ey sevda
Ne ki ömürsüzdür gül sevinci
parçalanmış bir gökyüzüdür yaşamak
Donup kalır dudaklarında bir hüzün
ve çiy tanelerine döner türküler
Türküler hüzne dönmüşse eğer
geriye ne kalmıştır zaten
paramparçadır yaşamak
paramparçadır dünya
paramparçadır sevdalar
II /
Paramparça da olsa sevdalar
yine de kalmış olabilir
küçücük bir mavilik gökyüzünde
bir sevda kırıntısı
avuç içi kadar bir umut
Yuvalarından düşmüş kuş yavrularını
alıp ısıtmak ister yüreğinin yangınında
ve yeniden boyamak
kalımlı bir maviye gökyüzünü
sonra usulca azat etmek
kuş cıvıltılarını
Ne ki zaman
sıkar acının zembereğini usul usul
sıkar bir kuyudan su çeker gibi sabırla
Bir yanda köpüklü çağlayanlar gibi öfke
bir yanda boğuntunun yılan ıslıkları
ekler birbirine bin bir parçayı
ve yaratır kendi elleriyle
gökyüzünü
- günaydın
- günaydın
- günaydın
III /
Gün
aydın olmaz yine de
Gün karadır
karanlıktır
Gün
yorgun bir dev gibi
boylu boyunca uzanır
içinin sokaklarına
Ne pencerelerden bir ışık sızar
ne çocuk sesleri duyulur
Her şey biter bekleyişlerden başka
ve sanki bir adım ötede
evde kalmış kızlar için
idam mangaları kurulur
Çığlıklarsa bir çiğ yuvarlanışıdır
kulaklarının karanlık uçurumlarında
uçurumlardır sevda
uçurumlardır umut
uçurumlardır yaşamak
Ve artık ahşap oymalı konakların
ayva ve gül kokulu sessizliğinde
mahzun ve kederli bir fotoğraf
gibi iliştirilivermiştir bütün bir ömür
karanlık aynalarına bekleyişlerin
Efsaneye dönmüş bir güzelliğin sonu
sevdaların duman oluşudur bu
Ahmet Telli
Hüznün İsyan Olur
Syf.-60-61-62-63-64
Everest Yayınları
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





